Korkunun İktidarı, Aklın Tasfiyesi
Yıllar önce bu başlıkları gündeme getirdiğimizde bize ne dendiğini hepimiz hatırlıyoruz: komplo teorisyeni, akıl dışı, bilim karşıtı. Soru sormak suçtu, şüphe etmek ayıptı, tehlike gelmeden uyarmak ise neredeyse linç sebebiydi. O günlerde söylenen tek şey şuydu: susun, güvenin, itaat edin.
Bugün ne oluyor peki?
Aynı insanlar, aynı medya düzeni, aynı kendini “saygın” ilan eden kalemler, çarşaf çarşaf Jeffrey Epstein dosyalarını yayımlıyor. Dün yok sayılan bağlantılar bugün manşet. Dün alay edilen iddialar bugün belgeli haber. Dün susturulanlar haklı çıkıyor ama kimse çıkıp özür dilemiyor.
Bizim suçumuz neydi biliyor musunuz?
Tehlike gelmeden uyarmak.
Felaket yaşanmadan konuşmak.
Herkes alkış tutarken “burada bir tuhaflık var” diyebilmek.
En az on yıl önden gelmek suç sayıldı. Ama iş işten geçtikten sonra, atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra yazıp çizenler bugün kahraman ilan ediliyor. Bedel ödemeyenler, risk almayanlar, susup bekleyenler en çok alkışı alıyor.
Olan biten olduktan sonra konuşmak cesaret değildir.
Gerçek cesaret, kalabalık yanlış yöndeyken doğruyu söyleyebilmektir.
Ama bu ülkede ve bu dünyada düzen hep aynıdır:
Önceden uyaranlar “tehlikeli” bulunur.
Sonradan yazanlar “aydın” ilan edilir.
Tarih de böyle yazılır.
Haklı olanlar en son hatırlanır.
Yanlış yapanlar ise en gür sesle anlatır.
Ve biz hâlâ şunu söylüyoruz:
Mesele haklı çıkmak değil.
Keşke haklı çıkmasaydık.
Bugün bir sosyal medya hesabı, bizim yıllar önce söylediklerimizi yeni keşfetmiş gibi paylaşıyor. Alkış alıyor, dolaşıma giriyor, cesur ilan ediliyor. Bu düzende hakikat bile doğru zamanda söylenmezse suç sayılıyor.
Bu zihniyetin sembollerinden biri de Bill Gates’tir. Yazılımdaki hataları insanla telafi edebileceğini düşünenlerin canlı örneği. Windows çökerken “yeniden başlat” diyorduk, şimdi aynı zihniyet dünyaya bakıyor ve diyor ki: sorun sistemde değil, insanlar fazla. Bilgisayar gibi insanı resetleyemiyor öldürelim diyor.
Mavi ekran veren bir işletim sistemini bile ayakta tutamayan bir adamdan söz ediyoruz. Ama nedense küresel sağlık, gıda sistemleri, nüfus planlaması ve insanlığın geleceği ona emanet ediliyor. Sorgulamak ayıp, şüphe etmek komplo.
Buna “hayırseverlik” diyorlar. İçinde her zaman kontrol var, deney var, yönlendirme var. Kimin kaç tane olacağına dair hesaplar var. Ama o hesaplarda kendisi hiçbir zaman değişken değil. Hep sabit, hep yukarıda.
Asıl rahatsız edici olan serveti değil. Zengin olmak suç değil. Rahatsız edici olan, insanlara birer satır numarası gibi bakabilmek. Optimize edilecek veriler, azaltılacak fazlalıklar, yeniden mühendisliği yapılacak hayatlar.
İyileştirmek yok.
Dinlemek yok.
Yardım etmek yok.
Sadece azaltmak var.
Seçilmemiş, kimseye hesap vermeyen ve nüfus kontrolünden, aşı politikalarından, tarım arazilerinden, “toplumu yeniden tasarlamaktan” bu kadar keyif alan bir adam sende alarm çalmıyorsa, sorun dünyada değil, algında.
Tarih bu bakış açısını çok iyi tanır. “Bazıları feda edilebilir” diyen her zihniyet, kendini ahlaki bir üstünlükle süsler. İyilik maskesi takar, rakamlarla konuşur, vicdanı tabloya sığdırır.
Bir de işin bize bakan yüzü var.
Türkiye’de döviz ve altın bahanesiyle her şey pahalılaştı, hayat ucuzladı. Düzeltelim İnsan hayatı ucuzladı. Hastaneler şirket, hastalar müşteri, hekimler sistemin dişlisi haline geldi. Teşhis hızlandı ama doğruluk kayboldu. Protokoller kutsallaştırıldı, sorgulayan susturuldu.
COViD-19 plandemisinden sonra artık aramızda olmayan tanıdıklarımız var. Anneler, babalar, dostlar. Yanlış teşhis, yanlış tedavi ve sorgulanamayan ezberler yüzünden.
Kimse şunu sormadı:
Gerçekten hasta olan mı öldü, yoksa sistemin hatasına denk gelen mi?
Şimdi aynı çevreler, aynı akıl, aynı üstten bakan iyilik söylemi yeni planlardan yani PLANDEMiLERDEN söz ediyor. Yeni yaşam biçimleri, yeni kısıtlar, yeni korkular. Yeni bir pandemiye (PLANDEMİYE) gebe bir dünya çiziliyor.
Maske değişiyor, hikaye aynı kalıyor.
Korku pazarlanıyor.
İtaat talep ediliyor.
Sorgulama tehdit sayılıyor.
Dövizle ve altın ile birlikte sadece paramız değil, irademiz de eritildi. Sağlık politikaları küresel reçetelerin tercümesine döndü. Soru sormak bile tehlikeli ilan edildi.
Ama şunu unutmayalım:
Tehlikeli olan soru sormak değil.
Tehlikeli olan, hiç sormamak.
Çünkü aynı zihniyet dün “senin sağlığın için” dedi.
Bugün “senin güvenliğin için” diyor.
Yarın “insanlık için” diyecek.
Ve her seferinde bedeli başkaları ödeyecek.
İnsanlar rakam değildir.
Ölümler istatistik değildir.
Hayat, döviz kuru gibi yukarıdan aşağı ayarlanamaz.
Bu ülke çok şey gördü.
Ama en tehlikelisi, korkunun aklın yerine geçirilmesidir.
Son olarak altını özellikle çizmem gereken bir başka tehlike var.
Son dönemde dolaşıma giren bazı bilgiler, iddialar ve tanıklıklar var. Bazı yapılar, kimi mekânların farklı amaçlarla kullanıldığını, kapalı ve denetimsiz alanlarda karanlık ritüeller yapıldığını öne sürüyor. Bu iddiaların ortak noktası şu: en savunmasız olanlar hedef alınıyor.
Fakir, kimsesiz, eğitimi için başka illerde üniversitelere kayıt olan gençler, sesiz çocuklar.
İddialara göre bu yapılar, gençleri ve çocukları yoksulluk üzerinden tuzağa çekiyor. “Para, güç, statü” vaatleriyle, sahip olamadıkları hayatların hayalini pazarlıyorlar. Üyelik, aidiyet, korunma hissi sunuyorlar. Karşılığında ise mutlak itaat istiyorlar.
Burada asıl tehlike şudur:
Yoksulluk bir silaha dönüştürülüyor.
Kimsesizlik istismar ediliyor.
Lüks semtler, yüksek duvarlar, güvenlikli siteler, bodrum katları. Dışarıdan bakıldığında “güvenli” görünen yerlerin, içeride neye hizmet ettiğini kimse sorgulamıyor. Çünkü sorgulamak rahatsız edici. Çünkü inanmak istemiyoruz.
Şunun altını net çizmek gerekir:
Bu iddialar kanıtlanmadan kesin hüküm verilemez.
Ama aynı şekilde, “olmaz öyle şey” deyip geçmek de bir o kadar tehlikelidir.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi:
En büyük suçlar, en çok inanılmadığı dönemlerde işlendi.
En büyük istismarlar, en çok inkâr edilen yerde büyüdü.
Bu bir kesin yargı değil, bir uyarıdır.
Bu bir suçlama değil, bir dikkat çağrısıdır.
Çocukların, yoksulların, kimsesizlerin hedef alındığı her yapı, adı ne olursa olsun, inanç mı dersiniz, tarikat mı dersiniz, cemaat mi dersiniz, potansiyel bir tehdittir.
Benden uyarması.
Çünkü bazı şeyler konuşulmadığı için değil,
zamanında ciddiye alınmadığı için felakete dönüşür.
Vesselam…
YAZARIN TÜM YAZILARI İÇİN
Muhammet BİNİCİ Plandemide Çocuklara Neden Virüs Bulaşmadı? COVID-19 ve JEFREY EPSTEIN DOSYASI
|